ÇİNİLER DİYARI KÜTAHYA

KŁtahya

Sanatcilar

Abdullah Taktak: Ressam – (1925 – 2004) :          1925 yılında Tavşanlı’da doğdu. Babasının ölümü ile 6 aylıkken yetim kaldı. İç eziklikleri (yetimlikten dolayı hor görülme) ile büyüdü. İstiklal İlkokulunu dördüncü sınıfta terk etti. Yaşı büyük yazıldığı için 16 yaşında askere gitti. Asıl mesleği leblebicilik olan Abdullah TAKTAK, 8 yıl tavşanlı Belediyesinde memur olarak çalıştı. Bu arada bir  gece manzarasının tesiri altında  kalarak resme başladı. Akademik bilgileri ressam Ahmet Yakupoğlu’ndan aldı. Yurtiçi ve yurt dışında birçok resim sergileri açan Abdullah TAKTAK, 2004 yılının Ekim ayında vefat etti.

SERGİLERİ: İstanbul Taksim sanat Galerisinde 3 sergi – İstanbul Bakırköy Sanat Galerisinde 2 sergi – Bursa Sanat Galerisinde 7 sergi – İzmir Sanat Galerisinde 5 sergi – Isparta’da 2 sergi – Bahreyn Abudabi kültür banklığı org. 1 sergi – Kütahya (sanat galerileri ve etkinliklerinde) 15 sergi – Tavşanlı etkinliklerinde 12 sergi

 

Abdurrahman Nurettin Paşa: (1833-1912) Vezir Prizren, Ankara, Diyarbakır ve Bağdat Valiliklerinde bulunmuş Sadrazam Sait Paşa’nın yerine kısa bir süre Başvekil olmuştur. Edirne Valiliği’nden sonra 1895’de 12 yıl süreyle Adliye Nazırlığı görevini yürütmüştür.

 

Ahmedi (Tacuddin İbrahim): 1334-1413 arasında yaşamış Germiyanlı şair ve bilgindir. Umur Bin Savcı Medresesi’nde şehzadelere felsefe, tıp ve tarih dersleri vermiştir. Anadolu Klasik Türk Şiirinin kurucularındandır. Sekiz bin mısralı Ahmedi Divanı, Germiyan beyi Süleymanşah adına başlayıp arkasına Osmanlı tarihi eklenerek Yıldırım’ın oğlu Emir Süleyman’a takdim edilen İskendername’si Cemşid-i Hurşid ve Mirkad-ı Edep adlı eserleri bilinmektedir.

Ahmedi, 15. yüzyılın en güçlü divan şairlerindendir.

İskendername’den :

“ Bir gece düşte görür kim seh felek,

Uçuluben yire iner bir melek.

Kılıç Allah’ın dürür çekgil bunu,

Ol kişiye kim kıla düşman seni

Yürü sultanlarla eyle cengü-harp

Kim senündür uçtanuca Şark-ü Garp”


Ahmet Dai : 14. yüzyıl şair ve bilginlerindendir. Germiyan asıllı olup, Çelebi Mehmet ve II. Murat dönemlerinde yaşamıştır. Çok verimli bir şair ve yazar olan Ahmet Dai’nin eserlerinden bazıları: Türkçe Divan, Farsça Divan, Cenkname, Camasname, Ukud’ül- cevahir, Vasiyet-i Nusirevan Tercümesi, Müteyebat, Teskiret’ül-evliya Tercümesi Mansurname, Esrarname’dir.

 
Ahmet Fuat Paşa: 1893-1908 yılları arasında Kütahya Mutasarrıflığını yapan Fuat Paşanın ailesi ve çocukluğu hakkında şu ana kadar yapılan çalışmalarda doyurucu bilgilere ulaşılamamıştır. Bir Sipahi ailesinden olduğu tahmin edilen paşanın ataları Girit’in alınmasından sonra adaya yerleşmişlerdir. Girit adası 27 Eylül 1669 tarihinde Veziriazam Fazıl Ahmet Paşa tarafından Venediklilerden fethedildiğine göre bu yıllardan sonra aile adada Kandiye’ye  yerleşmiştir. Babası Helvacı zade Salih Tosun olup, zeki ve okumuş bir kadın olan Kandiyeli Nüveyre hanımla evlenmiştir. Salih Tosun sabun ticareti ile uğraşırdı.Fuat Paşa, takriben 1835 yılında Kandiye’de doğmuştur. O zamanki eğitim anlayışı gereği ilk temel bilgileri ailesinden, özellikle de annesinden almıştır.
Fuat Paşanın hangi okulları ne zaman ve nerede okuduğunu kesin bilmemekle beraber küçük kardeşi Sırrı Paşa gibi onunda ilk öğrenimini Kandiye’de tamamladıktan sonra İstanbul’a gelerek şahsi gayreti ile çeşitli medrese ve mekteplere gitmiş kendi kendisini yetiştirmiştir.  Anlaşılan odur ki bazı kalemlerde katiplik ve memuriyetlerde bulunarak, o zamanki sisteme göre öğleye kadar görevini yaparken öğleden sonra da çeşitli okullara giderek kendisini yetiştirmeğe çalışmıştır. 

Ahmet Fuat Paşa; İstanbul’da kaldığı sure içerisinde mülazımetten (bir tür stajyerlik) görev yapmıştır. Yine Rumeli’nin değişik yerlerinde Bucak müdürlükleri ve idari memuriyetlerde bulunmuş bitmez tükenmez enerjisi ve sabrı ile olacaktır ki terfi ederek Mudanya kazasına Kaymakam olmuştur.

Paşa daha önce kurulup 1879’da yeniden düzenlenen Mülkiye Mektebi dışında yetişmiştir. Sultan Abdülaziz döneminde 1864 Vilayet nizamnamesi ile idari taksimatta yeni düzenlemeler yapılmış, Fuat Paşada Mudanya kaymakamlık görevine başlaması ile Kütahya mutasarrıflığı görevinden ayrılmasına kadar geçen sure içerisinde hep Hüdavendigar Vilayetinde görev yapmıştır. Mudanya Kaymakamlığı sırasında başarılı çalışmalarından dolayı terfi ettirilerek Ertuğrul Sancağına atanmıştır.

Gerek 1864 Vilayet Nizamnamesine  gerekse 1871 Vilayet İdare Umumi Nizamnamesine göre sistemin tüm ülkeye uygulanması sırasında sancak gözükmeyen Ertuğrul (Bilecik), sonradan 1884 (1301)’de Hüdavendigar vilayetine bağlı bir sancağa dönüştürülmüş, Bilecik il yıllığından da anlaşıldığına göre buraya gönderilen ilk mutasarrıf miri miran payesi ile Ahmet Fuat Paşa olduğu anlaşılmaktadır. Bilecik Ertuğrul adın 1924 yılındaki Teşkilatı Esasiye’ye kadar kullanmıştır.

Ertuğrul mutasarrıflığı sırasında Ahmet Fuat paşa şehrin imarı için canla başla çalışmış, birçok mimari eser vücuda getirmiştir. Paşa burada yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı 1892 senesinde Osmanlı Devletinin en büyük rütbesi olan Rumeli Beylerbeyi payesi ile terfi ettirilmiştir. 1884-1893 yılları arasında görev yaptığı Bilecik’te yaptırdığı eserlerin bir kısmı depremlerle bir kısmı da Yunan işgali sırasında maalesef tahrip olmuştur. Paşa Rumeli Beylerbeyi payesini aldıktan bir yıl sonra 1893 yılında 15 yıl görev yapacağı Kütahya mutasarrıfı olarak atanmıştır.

Kütahya Osmanlı idaresine geçtikten sonra 14 sancağı kapsayan Anadolu Beylerbeyliğinin ve Paşa sancağının merkezi oldu. Ayrıca 30 civarında kaza da kendisine bağlandı. Şehir, mukataaları, köyleri ve diğer gelirleri ile beylerbeyi hası olduğu halde, nahiyelerde ve bazı köylerde has, zeamet ve tımar çiftlikleri ulunuyordu.  Burada 1833 tarihinde Muhasıllık teşkilatı kuruldu, sonra Afyon ile birlikte mülki ve askeri idarede Feriklikle yönetildi. 1864 Vilayet Nizamnamesi ile Hüdavendigar vilayeti oluşturularak, Kütahya “liva” ‘ya dönüştürüldü. Hüdavendigar vilayetinin merkezi ise Bursa oldu.

Ahmet Fuat Paşa daha önce görev yaptığı yerlerde olduğu gibi Kütahya’da da canla başla çalışarak bütün zorluklara rağmen işlerin üstesinden gelmesini bilmiştir. Paşa, 1893’te Kütahya mutasarrıflığına atandığında Balıklı mahallesinde çay sırasında Doğlarlı Kamil Efendinin evinde on sene kadar kalmış, daha sonraki beş yılını da eski Kütahya valisi Moldovancı Ali Paşa tarafından cephanelik arkasındaki konakta geçirmiştir. Bu konak halk arasında Boldovancı konağı olarak da geçer.Ahmet Fuat Paşanın Hüdavendigar salnamelerinde “Rumeli Beylerbeyi” rütbesine sahip , yine aynı salnamelerde “altın” ve “gümüş” madalyaları –imtiyaz madalyası- ,1323 (1905) yılındaki salnamede “Osmani”, 1321 (1904) yılında da “mecidi” nişanları olduğu anlaşılmaktadır.1893 yılından 1908 yılına kadar görev yaptığı Kütahya’da, daha önce görev yaptığı yerlerde olduğu gibi hiç boş durmamış, metanetle, feragatle çalışmış,şehir hayatına yeni bir hareketlilik kazandırmış, geriye birçok mimari eser bırakmıştır. Mutasarrıf olarak atandığında Ulu Caminin onarımı devam ederken bitirmesini sağlamış, Anadolu-Bağdat demiryolunun şehirde geçmesine çok çalışmış ancak başarılı olmayınca, şehire bir hat uzatmış ve tren istasyon binasının temelini attırmıştır. Bunlardan başka hapishane binasını onarmış, Askerlik şubesini ve Askeri Hastahane binasını yaptırmış, şehrin en güzel yapıları olan Yeşil cami ve Hükümet Konağını yine Fuat Paşa yaptırmıştır. Şehre muhtelif yönlerden akan derelerin sık sık  taşmasını önlemek amacıyla rıhtımlar yaptırmıştır.II. Meşrutiyetin ilan edildiği 24 Temmuz 1908 tarihinde hükümet konağı ile belediye önünde yapılan büyük toplantıda halk yaşasın adalet, musavaat, hürriyet naraları atarken, çıkan galeyandan Ahmet Fuat Paşayı pek sevmeyen Hoca zade Rasih Efendi istifade ederek halkı kışkırtmış, Tulumbacı Hasan ve on adamı da ansızın;

         -“Ey ahali biz Fuat Paşayı istemiyoruz” diye bağırmaya başladılar.

Bu yersiz gösterilerden şaşkınlık geçiren halk da ne yapacağını şaşırmış bir halde iken paşa ile anlaşamayanlar durumdan istifade ederek memleketi hemen terk etmesini istemişlerdir. Bu olayın ardından onu istasyona kadar aleyhte gösterilerle götürmüşler, Geveze Süleyman ve arkadaşları da silahlanarak olayın daha daha elim bir sonuç vermemesi için onu korumuşlardır. On beş yıl bu şehire ve şehir sakinlerine hizmet vermiş, takdir verilmesi gereken birisi olarak gödüğü bu haksız muameleden sonra son derece üzülmüş, trene gözyaşları içinde binmiş ve şehirden ayrılmıştır.

Paşa İstanbul’a geldikten sonra emekliye ayrılmış,ömrünün son günlerini Yeniköydeki yalısında münzevi bir şekilde geçirmiş 1915 (1333) yılında vefat ederek Rumeli Hisarındaki aile kabristanına defnedilmiştir. Mezar kitabesinde “Kütahya sancağı mutasarrıflığından mütekaid Girit Kandiye’li Helvacı zade Ahmet Fuat Paşa merhumun ruhu için fatiha. Ölümü 1333” yazmaktadır.

Ahmet Fuat Paşa, hayatına bakıldığında Osmanlı Devletinin son döneminde içine düştüğü bunalım ve bu bunalımın halk üzerinde meydana getirdiği tesir düşünüldüğünde ne kadar çok şey başardığı daha iyi anlaşılır. Devletin içine düştüğü mali bunalıma rağmen her gittiği yerde önemli eserler meydana getirmiştir. Mudanya kaymakamlığından önceki vazifeleri pek bilinmediği için o döneme ait şahsiyetini gösterecek yönlerini bilmiyoruz.

Mudanya Kaymakamlığından sonra, bitmez tükenmez hizmet aşkıyla çalışmış, her gittiği yere terfi ederek gitmiştir. Paşa temiz giyinir,nurani yüzlü, kültürlü ve ileri görüşlü bir kişidir. Kimseyi incitmez ve amirlik vazifesini asla kötüye kullanmazdı.

Yaptığı bütün işlerde mahkumlardan faydalanmış,onların kalbini kırmadan gönüllerini fethetmiştir. Her gün inşaatların başına gider ilgililere direktifler verirdi. Beş vakit namazını kılar, Ramazanda iftar sofraları hazırlardı. Yeşil camiyi yaptırırken minarenin basamaklarını Müslüman bir ustaya (Ahmet usta) yaptırması ve Nasr süresini okutarak basamakları koydurtması aynı zamanda onun dindar yönünü, emekliye ayrılana kadar evlenmemiş olması da hayatını tamamen vazifesine atadığını göstermektedir. Yaptırdığı eserlere bakıldığında halk için zaruri olanlara öncelik verdiği anlaşılır.Şehirden geçen sular için rıhtımlar yaptırması,şose yolları yaptırıp geliştirmesi,okul öğretmenlerinin ücretlerini iyileştirmesi, sağlık çalışmalarına önem vermesi buna örnek gösterilebilir.

Fuat Paşanın üç kardeşi daha vardı. Bunlar Mehmet Ağa, Giritli Sırrı Paşa ve Mustafa Nuri Paşadır.  Yine Burhan Felek’in 4.1.1961 tarih ve 13085 sayılı Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Ayandan olan Nuri Paşanın ;Celal Nuri, Sedat Nuri ve Suphi Nuri adlı oğulları vardır. Paşanın 1961 yılında büstünün yapılması vesilesiyle, o dönemde Kütahya valisi olan Ertuğrul Süer ‘in Fuat Paşanın akrabalarına ulaşmak için ulusal basına mektuplar yazdığı ve bu mektuplara cevap olmak üzere  Matematik Doktoru Bahri Vedat Alpman  ve emekli öğretmen Nuri Talu’nun yazılar gönderdiği anlaşılmaktadır. Gönderilen yazılar ektedir.Yine büstün açılışına Paşanın akrabalarından Rasıh Nuri İleri de katılmışlardır.   İbrahim Alaeddin Gövsa’nın Türk Meşhurları kitabında Sedat Nuri İleri; Karikatürist ve Ressam, Yüksek Ziraatçi, Suphi Nuri İleri; yazar,İstanbul Hukuk mezunu ve Paris Siyasi ilimler Akademisinde Doktorasını yapmış, Celal Nuri ise İstanbul Hukuk mezunu, gazeteci, fikir adamı ve 5 dönem TBMM’e Mebus seçilmiştir.   

D-ESERLERİ
1-Ulu Caminin Onarılması     

2-Kütahya İstasyonunun Kurulması ve Trenin Kütahya’ya Getirilmesi

3-Hapishane Binasının Onarılması 

4-Askerlik Şubesi ve Askeri Hastahane Binalarının Yapılması

5- Yeşil Cami

6-Hükümet Konağı

7-Derelere Rıhtımların Yapılması

8- Ağaçlandırma ve Hara Kurma Teşebbüsleri

9- Şose Yollar

10- Sağlık İşleri

11- Eğitim İşleri

 

Ahmet Hisarlı - Hisarlı Ahmet: 1908 yılında Kütahya’da doğdu. Çocukluğunda sesinin gürlüğü ve güzelliği ile dikkat çeken Ahmet, babasının engellemelerine rağmen türkülerden hiçbir zaman vazgeçememişti. Baba mesleği olan yemeniciliği ve kavaflığın yanı sıra türküleri derlemiş, ses ve saz sanatçılığı yapmıştır.Sanatını usta-çırak ve gezek ilişkileri içinde  Kelerlerin Ethem efendi, Dülgerin Hüseyin Ağa, Nuri Çavuş, Kambur Celal, Arabacı İbrahim Ağa, Terzi Sadık, Fındık Hüseyin’in bulunduğu eğlenceli eğitim yuvalarında olgunlaştırdı.Önceleri üç telli bağlama çalan sanatçı yörede eli saz tutan herkese emeği geçmiştir.Yöre türkülerini söyleyişindeki tavır ve ritim ve icrasıyla tanınan sanatçı bildiği türküleri TRT Repertuarına kazandırmak için Muzaffer Sarısözen, Nida Tüfekçi, Yücel Paşmakçı ile çalışmış ve yörenin kaynak kişisi olarak ünlenmiştir.İnegöllü olan soyadı yerine, yöre de Hisar olan lakabını soyadı olarak almıştır. Hisar Ahmet, sesinde ve söyleşindeki üslup ve teknik, icrasındaki sağlamlık ve repertuarındaki titizliğiyle tanınırdı.Sevgi insanı Hisarlı Ahmet, amatör ruhu ve ustalarına saygısı nedeniyle türküleri aynen aldığı gibi kendinden sonrakilere aktarmaya çalıştı. Hüseyin, Huriye ve Mustafa adlarında 3 çocuğu oldu. Ahmet Hisarlı’nın kendi gibi oğlu Mustafa’da saz sanatçısıdır.

Ahmet Şahin: 1907 yılında Kütahya’da doğdu. İlkokul mezunudur. Kütahya çiniciliğinin duayenlerindendir.1923 yılından 1960 yılına kadar Kütahya’da kurulmuş pek çok atölyenin kuruculuğunu yapmıştır. Kız Meslek Lisesi ve Erkek Sanat Enstitüsü’nde çini öğretmenliklerinde bulunmuş olan sanatçı, 1996 yılında vefat etmiştir. Azim Çini, Şark Çini, Türk Çini atölyelerinde ürettiği çiniler İstanbul’dan Kudüs’e kadar saraylarda kullanılmıştır.
 

-Ahmet Uluçay Kütahya’nın Tavşanlı ilçesi Tepecik köyünde yaşayan yönetmen Ahmet Uluçay`ın ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak` filmi, bu kez de 26. Montpellier Akdeniz Filmleri Festivali`nin büyük ödülünü kazandı.Geçen yıl İstanbul Film Festivali`nde ‘en iyi film` seçilen ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’, San Sebastian Film Festivali`nde de en iyi ikinci ödül olan Altın Denizkabuğu’nu almıştı. Halen Tepecik köyünde yaşayan Uluçay, ‘Böyle olması gerekiyordu, ödülleri bekliyordum dedi. ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Türkiye’de de gösterime girecek. Film daha sonra Fransa’da izleyiciyle buluşacak. Uzun zamandır beklettiği projelerine devam etmek istediğini söyleyen Uluçay, ‘Bozkırda Deniz Kabuğu` adlı filmini çekmeye hazırlanıyor. Uluçay`ın bir an önce tamamlamak istediği bir de romanı var. ‘Küller ve Kemikler`, senaryo yazarken oyuncularıyla didişen bir yönetmenin hikâyesini anlatıyor. Ödüllerden kendisine kalan parayı, yeni projeleri için değerlendirmeyi düşünen yönetmen, ‘Benim yüzümden gün görmediler.` dediği ailesinin de biraz rahatlamasını istiyor. Uluçay`ın son ödülü, dağıtım ve alt yazı yardımlarıyla birlikte toplam 59 milyar lira. Bugünlerde evinde dinlenen Uluçay, Akdeniz Filmleri Festivali ödül törenine katılamadı. Ödülü, onun yerine yapımcı firma İstisnai Filmler Reklamcılık`tan (İFR) Serkan Çakarer aldı. Ancak yönetmen, 19-28 Kasım`da Selanik Film Festivali`nde yarışacak filminin gösterimine katılmayı düşünüyor. Ahmet Uluçay`ın çocukluğundan izler taşıyan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, projeksiyon makinesi yapmaya çalışan iki çocuğun sinema aşkını ele alıyor. Film, naif sinema dili, doğal anlatımı ve amatör oyuncularının başarısıyla hem Türkiye’de hem de dünyada sıcak bir ilgiyle karşılandı.


Ahmet Yakupoğlu: (1920-) Ressam, neyzendir. Feyhaman Duran atölyesinden yetişmiş. Halil Dikmen’den ney, Süheyl Ünver’den tezhip ve minyatür öğrenmiştir. Kütahya Müzesi’nin kurucularındandır. Kütahya’yı tuale taşıyan ressam olarak pek haklı bir üne sahip Yakupoğlu’nun ikibini aşkın tablosu, biri minyatür üç albümü vardır. Ahmet Yakupoğlunun fırçasından Boğaziçi, 2)  Rengarenk Kütahya, 3)  Nasrettin Hoca Minyatürleri yayınlanmıştır.   “ Dersaadet kıyıları “isimli kitabı ise baskıya hazır beklemektedir.    Konulu Minyatür lerden oluşan albüm ,  Kır Çiçekleri suluboya albüm’ü vardır. Eserlerini, evini ve arazisini “ Ahmet Yakupoğlu Kültür ve Sanat vakfı” na  bağışlamıştır.

Ahterî  Mustafa Efendi: Afyon’ludur. Kütahya’da uzun yıllar müderrislik yapmış ve birçok talebe yetiştirmiştir. 1560 yılında Kütahya’da vefat etmiş, Karadonlu türbesine defnedilmiştir.Ahteri Lugatı, Câmiul’lisan, Câmiul’mesâil, Hâmilül’muhadarât isimli eserleri ile Arapça bir tarihi vardır.


Asım Gündüz: (1880-1970) Orgeneral. Balkan ve Kurtuluş Savaşlarında büyük yararlılıklar göstermiş, Sakarya Savaşında altın liyakat madalyasıyla ödüllendirilmiştir. İsmet Paşa’yla birlikte Mudanya Mütarekesi’ne katılmış, Genel Kurmay 2. Başkanlığı, YAŞ üyeliği ve milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur. Montrö Anlaşması ve Hatay’ın bağımsızlığı görüşmelerinde Türk askeri heyeti’nde başkanlık yapmıştır


Celal Sıtkı Gürler: (1905-1949) Öğretmen şair ve yazarlarımızdandır. Çocuk şiir ve romanları yazmıştır. İlkokul Alfabesi, Mehmetçiğin Kıratı, Porsuk (hikaye), Sakarya’nın Küçük Gönüllüsü, Bu Vatan Bizim (roman), Dağlar, Çocuk Şiirleri, Çocuklara Armağan (şiir) adlı eserleri vardır. “Zeybeğim” şiirinden :

            “Yaylada çimenlere

            Dizini vur zeybeğim

            Göğsünü gere gere

            Heybetle dur zeybeğim

 

            Sen yere diz vurdukça

            Çimenler ürperiyor

            Dağlar gibi duruşun

            Bize onur veriyor.”

Celalettin Ergun Çelebi: Mevlana’nın dördüncü göbek torunu olup, Mevlevi Şeyhi ve şairdir. İşaret’ül-beşera adlı risalesi ve manzum Gençname’si vardır. Postnişinliğini yaptığı Kütahya Mevlevihanesi’nin, Erguniye adıyla anılan bitişik türbesinde gömülüdür.

 

Cemali Germiyani (Şeyhoğlu): Asıl adı Beyezit’tir. Ünlü divan şairi Şeyhi’nin yeğeni ve çağdaşıdır. Dai ve Ahmedi ile aynı dönemlerde yaşamıştır. Dayısı Şeyhi’nin Hüsrev ve Şirin adlı eserini tamamlamış, Farahname’sini sunduğu Yıldırım tarafından ödüllendirilmiştir. Miftah’ül-fereç, Ethem ve Hüma, Yusuf ile Züleyha öteki eserleridir.
 

Doğan Canku: Müzisyen Besteci –(1947…) 1947 yılında Tavşanlı’da doğdu. Henüz konuşmayı dahi bilmediği 2.5 yaşında yaptığı ilk bestesi “Doğanın uyanışı” idi. İlk müzik nosyonlarını amatör bir müzikolog olan babası Şeref Canku’dan aldı.1958 de Ankara Devlet Konservetuvarı’nı kazanarak 6 yıl viyolonsel ve piyano eğitimi gördü. 1964 yılında klasik gitar ile tanışan Doğan Canku çok kısa sürede Flamenko gitar çalmayı öğrenip ülkenin en iyi gitaristleri arasına girmeyi başardı.1967 de Ankara Radyosu’nda açılan sınavı kazanarak Klasik Türk Müziği teorisi ve pratiği üzerine eğitim gördü. 1969 yılında Selami Karaibrahimgil ve Ahmet Kurtaran ile birlikte Modern Folk Üçlüsü adındaki topluluğu kurdu. THM modernize ederek seslendirdi ve 15 yıl boyunca yurt içinde ve yurt dışında yüzlerce konser, TV ve radyo programları yaptı. 1974 yılında Hacettepe Üniversitesi Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümü’nde müzik direktörlüğü ve araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1993 yılında kendi adını taşıyan bir müzik dershanesi açtı.Halen bu müzik dershanesinde geniş bir kadro ile eğitim veren Canku’nun en büyük arzusu özel bir konservatuvar açarak geniş kitlelere hitap edebilmektir. YAYINLANMIŞ KİTAPLARI: Doğan’ın Uyanışı (2001) Sonsuza Dek (2002)

 

Eflatun Cem Güney: (D.1896-Hekimhan- Ö. 1981 İstanbul) Sivas Sultani bitirdikten (1918) sonra Konya, Eskişehir Kayseri, Sivas, Samsun, Afyon, Kütahya liseleri ile İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde öğretmenlik (1943-50) Topkapı sarayı Müzesi müdür yardımcılığı (1950-56) İstanbul Halk Eğitim Başkanlığı (1956-61)  yaptı. Türk halk masallarını derleme, özlerine dokunmaksızın yazıya geçirilmesi çalışmalarıyla ün kazandı. Fıkra ve incelemeleri Konya Kayseri ve Kütahya’da çıkan gazeteler ile kendi çıkardığı İrşad (Konya), Duygu ve Düşünce (Sivas), Duygu ve Dilek (samsun), taşpınar (afyon) dergilerinde yer aldı. Açıl sofram açıl kitabına aldığı masalları, Danimarka Hans Christian Masal Kurumu’nun 55 milletten şeref listesiner aldığı 11 eser arasında en iyisi seçilerek Andersen Payesi Şeref Diploması ve Dünya Çocuk Edebiyatı Sertifikasıyla ödüllendirildi. (1950) Dede Korkud Masalları adlı eserlerile de aynı armağanı ikinci defa aldı (1960)


Evliya Çelebi: (1611-1682) Kütahya’nın Zeryen Mahallesi’nden olduğunu bildiren Çelebi, 51 yıl boyunca gezmiş, duyup gördüklerini 10 ciltlik Seyahatnamesi’nde toplamıştır.


Firaki Abdurrahman Çelebi Fikri Abdulbaki Efendi: Ulu Cami’de dersler vermiş, 1809’da Vahid Paşa ile tanışıp O’nun kütüphanesine kurucu hafız-ı kütüp olmuştur. Telvih Haşiyesi, Esmai Hüsna Şerhi ve Sirac’ül-müsalli başlıca eserleridir.


Gaybi (Sunullah): (1630-1694) Kalburcu Şeyhi Pir Ahmet Beşiri’nin torunudur. Tasavvuf ehlidir. Taassup ve cehaletle mücadele etmiş, pürüzsüz bir Türkçe kullanmıştır. Gaybi Divanı, Sohbetname, Biatname, Ruh’ul-hakika, Akaidname, Makasıdı Ayniye ve Hüda Rabbim başlıca eserleridir.

            Gaybi Divanı’ndan :

            “Gönül meyhanesinde aşk şarabın

            De-ma-dem içmeyen aşık değildir.

            Burakı aşk ile varlık hicabın

            De-ma-dem geçmeyen aşık değildir.”

 

Gülten Dayıoğlu: (1935-) Öğretmen, yazar Dayıoğlu, 1964-65 Yunus Nadi Hikaye Yarışması ödüllüdür. Çocuk edebiyatımızın ünlülerindendir. Kırmızı Bisiklet, Döl, Dört Kardeşler, Fadiş, Yurdumu Özledim, Geride Kalanlar eserlerinden bazılarıdır.

 

Hacı Hafız Mehmet Efendi: (1872-1922) Ünlü çinici ve çini ressamıdır. Sultan Mehmet Reşat Türbesi çinileri Kütahya Hükümet Konağı ve mescidi Topkapı Sarayı, Selimiye ve Süleymaniye Camilerinin restorasyon çinilerini üretmiş, Kütahya çiniciliğinin saygın isimlerindendir. Alman İmparatoru tarafından madalya ve nakdi yardımla ödüllendirilmiştir.


Hakkı Çiniçioğlu: 1900 yılında Kütahya’da doğdu. Çinici Hafız Mehmet Emin Efendi’nin oğludur. Babasının iş yerinde çiniciliğe başlamış, çarkçı ve tahrirci olarak yetirilmiştir. Çinici olarak yetirdiği oğulları Vedat ve Edip Çinicioğlu, birlikte kurdukları bu şirketi devam ettirmektedir


Hakkı Sivasoğlu: 1915 yılında Kütahya’da doğdu.Sanat okulu bitirmiş ve memuriyette Doğu görevi çıkınca testi ve ibrik sanatını öğrenmek üzere Avanoslu ustanın yanında çalışmaya başlamıştır.Burada çarkta şekillendirme konusunda kendini yetiştirmiştir.Çini sanatının hızla gelişmesi ve talebin artması onu çiniciliğe doğru yöneltmiştir.1956 yılında Hasan Özlü ile ortak olarak Özen Çini Atölyesini kurmuş daha sonra Hasan bey ortaklığı damadı Himmet Sandıkçıoğlu’na  bırakmıştır.Hakkı Sivasoğlu- Himmet Sandıkçıoğlu ortaklığı uzun yıllar devam etmiştir. Daha sonra Rıfkı Yükselener’de katılarak genişlettiler. Özen Çini 1970 yılında çıkan bir yangın tamamen yok olmuş, yeniden inşa edilerek bugün halen mevcut olan binalarında dönüşmüştür.

Hakkı Sivasoğlu, 1956 yılından 1979 yılında aramızdan ayrılışına kadar çark ustası olarak başlamış olduğu toprak ve çini sanatlarına yaşamı boyunca gönül vermiştir.


Halil Kadri Erdem: (1899-1978) Öğretmen yazarlarımızdandır. Birinci Dünya ve İstiklal Savaşlarına katılmış, İstiklal Madalyası kazanmıştır. Kütahya Mesireleri ve Kütahya Düğünleri adlı derlemeleri yayınlanmıştır.


Hamza Güner: (1905-1983) Kütüphaneci, öğretmen ve yazar Güner’in Yunan Mezalimi, Türk Zaferi adlı 3 perdelik piyesi, Tarihte Kütahya ve Kütahya Camileri adlı eserleri yayınlanmıştır. Aksu Dergisi’nin kurucusu ve sahibidir


Hamzavi: 14. yüzyılda yaşamış Hz. Hamza’nın hayat hikayesini ve kahramanlıklarını anlatan Hamzaname adlı eseri yazmıştır.


Hüseyin Rahmi: (1864-1944) Erzurum Müstahkem Mevki Komutanı Mehmet Sait Paşa’nın oğludur. İstanbul doğumlu, siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Özel öğretmenlerden Fransızca dersleri almıştır.

            Kütahya Lisesi’nde öğretmenlik yapmış, 1936-1945 yıllarında 5. ve 6. dönemlerde Kütahya Milletvekili seçilmiştir.

            54 telif eserle (bunların 34 tanesi romandır) pek çok çevirisi vardır.

            İffet, Metres, Nimetşinas, Mürebbiye, Tesadüf, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Gulyabani önemli eserlerindendir. Kadın Erkekleşince, Hazan Bülbülü, Tokuşan Kafalar ve İki Damla Yaş isimli tiyatro eserleri mevcuttur.

 

Hüseyin Yüce: (1928-) Halen, doğduğu Güveççi Köyü’nde yaşamaktadır. Gösterişsiz yaşamı ve kişiliğiyle olduğu kadar, gerçek halk sanatından uzaklaşmayan tercihleri, naif resmin saf ve kendiliğindenci tarzına bağlılığıyla çağdaş Türk resminde özgün bir yere sahiptir. Devlet Resim Heykel Sergilerine katılmış, ödüller almıştır. Yaşamı ve sanatıyla dünya çapında, bozulmamış bir naif ressamımızdır.

 

İsmail Hakkı  Uzunçarşılı: (D.1888 istanbul Ö. 1977) mercan İdadisi, İstanbul Darülfünun Edebiyat fakültesi (1912) mezunu. Kütahya Ve Kastamonu liselerinde öğretmenlik (1912-1922), Balıkesir’de lise ve maarif Müdürlüğü (1922-25) yaptı. Bir süre de ilköğretim müfettişiliği görevinde (1927) bulunan Uzunçarşılı, Balıkesir’den milletvekili seçildi (1927) İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinde profesör olarak görev yaptı. (1932-38) Türk tarih Kurumu çalışmalarına katıldı. Osmanlı tarihi alanında çok sayıda makale ve kitabı yayınlanmıştır.

BAŞLICA ESERLERİ: Sivas Şehri (1928) Kütahya Şehri (R. Nafız ile, 1932) Osmanlı Devleti Teşkiletına Methal (1941), Osmanlı Devleti Teşkilatında Kapıkulu Ocakları (2 cilt 1943), Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı (1945), Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı(1965), Mithat Paşa ve Yıldızx Mahkemesi (1965), Mekke-i Mükerreme emirleri (1972), Çandarlı Vezir Ailesi (1974).

 

Kara Fazıl: Asıl adı Mehmet Ali’dir. Kanuni devrinde şehzadelerin sünnet düğünlerinde yazdığı kasidelerle ünlenmiş, Manisa Valisi Şehzade Mehmet Kütahya Valisi Şehzade Selim’in (1552) divan katipliklerinde bulunmuştur. Reis’ül-küttap iken 1563’te Kütahya’da ölmüştür. Nahilistan, Hüma-yi Hümayun ve Hammer tarafından Almanca’ya çevrilen Gülü Bülbül adlı manzum eseri vardır.


Lala Hüseyin Paşa: İkinci Selim `in lalasıdır. Bilindiği gibi Selim ikinci şehzadeliği zamanında (155S -1566) Kütahya`da vali olarak bulunduğu zaman Hüseyin Paşa yanında idi. Daha sonra 1566`da II. Selim Padişah olunca, Lalası Hüseyin Paşa, Anadolu Eyalet Valisi olarak Kütahya`da kalmıştır, (1566 - 1568) İşte Paşa, bu süre içinde camiyi ve aynı ismi taşıyan hamamı yaptırmıştır. Fakat her iki eserin de kitabesi bulunamamıştır. Halk arasında bu cami ve hamamın Mimar Sinan yapılarından olduğu söylenmekte ise de Sinan eserleri arasında yeralmadığı ve bugüne kadar tarihi bir kayda tesadüf edilemediği cihetle, ancak plânının Mimar Sinan tarafından hazırlanmış olması kanısındayız. (Mimar Sinan : 1499 - 1598) Fakat, kesin olarak bu camı ve nemamın Lala Hüseyin Paşa tarafından 1566`da başlayıp 1568`de tamamlandığı bilinmektedir. (Lala Hüseyin Paşa cimri imiş, bir sigara bile ikram etmekten kaçınırmış, halk arasında "tütünsüz paşa"olarak ün almıştır. Söylendiğine göre Camiye sırtında kesme taş taşıyan bir işçinin iskele yanına geldiği zaman, taşı yere bırakarak geri döndüğü ve bu hareketi tekrarladığını gören paşa, işçiden bu hareketin manasını sormuş, işçi de yıkanacak hamam bulamadığını söylemiş Bunun üzerine paşa cami inşaatını durdurarak, hamamı yaptırmaya başlamış ve hamam bittikten sonra cami yapımına devam edilmiştir.

 

Mehmet Çini (Azim Çini): 1892 yılında Kütahya’da doğdu.  Babasının Kütahya belediye Başkanlığı  döneminde çinici Kospik Kalos’un atölyesine ortak-çırak olarak verilmiştir. Savaş sonrası eski bir atölyeyi satın alarak savaş sonrası ilk bağımsız atölye hainle getirdiği Azim ve Sebat adının sonradan Azim Çini’ye dönüştürerek yetmiş yıllık devamlılığa adım atmıştır. Cumhuriyet döneminin atılımları ile ulusal ve uluslar arası sergi ve fuarlarda Türk Çiniciliğini tek başına temsil etmiş bu arada çeşitli ödül ve madalyalar almıştır. İki oğlu da çini işiyle ilgilenmiştir.

 
Mehmet Emin Vahit Paşa: Mehmet Emin Vahit Paşa’nın doğumu ailesi ,çocukluğu ve tahsili ile ilgili bilgiler yetersizdir. Mehmet Emin Vahit Paşa aslen Kilisli olup, küçük yaşta iken babası ölmüş ve annesiyle birlikte İstanbul’a gelmiştir. Annesinin Hıristiyan olması muhtemeldir. Annesi, İstanbul’da Osman Hulusi ismindeki bir saray baltacısı  ile evlenmiş, bu nedenle de Vahit Paşa’ya “İstanbullu” denilmiştir. Vahit Paşa kendiside Kilisli olduğunu saklarcasına “ferzende-i Sitanbul’um ferzende-i Sitanbul” mısrasını çoğu zaman söylerdi.
Vahit paşanın Nusayrilerden olduğuna dair bilgilerde mevcuttur. Zira babasının kabri de Kilis Nusayri mezarlığındadır.  Ayrıca bazı kaynaklarda  Mehmet Emin Vahit Paşa’nın  ismi Seyyid unvanıyla birlikte anılmaktadır.

Tahsil hayatına İstanbul’da başlamıştır. İstanbul’da iyi tahsil gören Mehmet Emin Vahit Paşa, öğrenimine devam ettiği Maliye Tahsil Kalemini terk ederek, Zecriye Başkatibi ve Muhassılı ve arkasından Galata Voyvodası Topal Halil Efendi sayesinde yükselerek, 1806 senesinde mevkufatcı oldu.

Mevkufatçılık görevinde iken Fransa sefiri olup, nişancılık rütbesiyle Napolyon Bonapart ile görüşmeye memur olmuştur. Bu dönemde Osmanlı Devleti Fransa’nın desteğini sağlayarak Rusya’ya savaş açmış, III. Selim de anlaşma imzalamak amacıylada Fransa’ya Vahit Paşayı göndermişti. İşte Vahit Paşa’nın görevi de o sıralarda Osmanlı Devletinin savaş halinde olduğu Ruya’ya karşı Fransa ile bir anlaşma yapmak ve Türk menfaatinin korunması için Napolyon’un yardımını sağlamaktı. Fakat Vahit Paşa Fransa’ya gidinceye kadar Napolyon’un siyaseti de değişmiş, Avrupada ki yeni gelişmeler karşısında Rusya ile ittifak kurmayı düşünmüş, daha sonrada Rusya ile Tilsit anlaşması imzalamıştır. Bu sebeple de Napolyon, Varşova’da görüşmelere başladığı Vahit Paşa’ya fazla yakınlık göstermemiştir. Aylarca Napolyon’un peşinden koşan Vahit Paşa, oyalanmış ve hiçbir siyasi başarı elde edememiştir.

Fransız politikasının istikrarsızlığı ve Taleyran’ın münasebetsiz teklifleriyle karşılaşan Vahit Paşa,  Paris Büyükelçisi Muhip Efendi’nin yerine memur edilmesi üzerine bir yıl süren elçiliği sonunda yurda döndü yurda dönmüştür. Böylece Osmanlı Devleti’nin oluşturmak istediği ittifak gerçekleşmemiştir. Fransa ile anlaşma sağlanamadığı gibi, Rusya’yı destekleyen İngiltere’yi de karşısına almıştır. Bu olayları Vahit Paşa ünlü eseri olan Sefaretnamesinde anlatmaktadır.

Birkaç sene içerisinde siyasi dengeler yine değişmiş, Osmanlı Devleti istikrarsız Fransız politikası karşısında Rusya ile tek başına barış yapmak için hazırlanırken, İngiltere ile barış yapmayı kararlaştırmıştır. Osmanlı Devleti Rusya’ya karşı Fransa yerine, İngiliz desteğini arıyordu. Bu amaçla Vahit Paşa İngilizlerle görüşmek üzere Çanakkale’ye (Kal’a-i Sultaniye)

Kasım 1808’de temsilci olarak görevlendirilmiştir. Ancak daha görüşme başlamadan İstanbul’da Alemdar Paşa olayı çıkmıştı. Vahit Paşa bu durumda bile görüşmeyi aksatmadı. Yapılacak anlaşma Fransa’yı da tedirgin etmekteydi. Hata durum Çanakkale’deki Fransız konsolosunun dikkatini çekip şüphelenmesine sebep olmuş ise de “Fransızlara çok aldanan ve dolayısıyla aldatma yollarını öğrenen” Vahit Paşa “boğaz kaleleri tabyalarını kontrol ediyoruz” demişti. İstanbul hala tereddütte iken Vahit Paşa cesaret ve meharetle görüşmeye devam etmiştir. İngiliz elçisi Robert Ader’le başladığı görüşme uzadıysa da 5 Ocak 1809’da Çanakkale’nin Hadımzade çiftliğinde anlaşma yapılmıştır. Anlaşmadan sonra İstanbul’a dönem Vahit Paşaya pek çok iltifat edilip samur hil’at giydirilmiştir.

 Vahit Paşa, yetenekli ve becerikli olduğundan çok güzel bir anlaşma tasarısı hazırlamış, bu çalışma ve gayretiyle Osmanlı devletini korkulu bir durumdan kurtarmıştır. Bu anlaşma başlı başına Vahit Paşa’nı gayretinin neticesidir. Bir başkası olsa, Alemdar Paşa kargaşasında ihtimaldir ki buna cesaret edemez, işi uzatıp yukarıdan emir beklerdi. Böylece Osmanlı Devleti savaş halinde bulunduğu İngiltere ile barış yapıp müttefik olmuş, büyük bir düşmanı ile dost olmuştur. Anlaşmanın getirdiği bir diğer önemli değişiklik ise, Boğazların yabancı devletlerin gemilerine kapalı olması devletler arası anlamda ilk defa bu anlaşma ile kabul edilmiş olmasıdır.  Vahit Paşa buna dair bir de risale yazmıştır.

Vahit Paşa bu Çanakkale anlaşmasına muvaffak olduğundan, taltifen defter emini, bir ay sonra da Temmuz 1809 da Kastamonulu Arif Efendinin yerine rikap reis’ül-küttabı  oldu.

Üç ay da bu görevde kalan Vahit Paşa azledilip 6 Ekim 1809’da Kütahya’ya sürgün olarak geldi. Sürgün sebebi olarakta; İngilizlerle yaptığı Çanakkale anlaşmasından sonra kibirlendiği, devlet adamlarını hafife aldığı, padişah fermanlarını tenkit   ettiği ve katiplerin maaşlarını hazineyi korumak amacıyla vermediği ve buna da padişahın (Sultan II. Mahmut) kızdığı için sürgüne gönderildiği belirtilmektedir.

İki seneye yakın (1809-1811) Kütahya’da kalan Vahit Paşa, affedilmesinden sonra İstanbul’a çağrılarak 1811’de Tophane nazırlığına getirildi. Arkasından Tersane Emini olan Vahit Paşa, Antalya çevresinde devlete karşı serkeşlik eden Teke Oğlu İbrahim’in güçte olsa yakalanıp idam edilmesinden sonra, onun haleflerini yakalamak ve Selanik taraflarına nakil işiyle uğraşırken, 20 Eylül 1814 senesinde vezirlikle Teke ve Hamid sancaklarına vali olmuştur. Böylece İstanbul’dan ve rakiplerinden de uzaklaştırılmış oluyordu.

Arkasından bir iki sene sonra da 1819’da Hanya valisi oldu. Ancak yine bazı sebeplerden dolayı vezirliği alınarak İstanköy adasında ikamete mecbur edildi. Bu sıralarda Mora isyanı diğer adaları da etkilemeye başlamış ve Vahit Paşa’ya vezirliği tekrar verilerek 1821 senesinde Sakız adası muhafızı oldu. İzmir sahillerinden Sığla sancağı beyi İlyaszade İlyas  Ağa’da, Vahit Paşanın yanına verildi. Bahsi geçen Mora isyanı Sakız adasına da sıçrayınca Vahit Paşa bu adayı savunmaya karar vermiştir. Fransız konsolosunun yardım teklifini de “her şeyimiz mükemmeldir” diyerek reddetmiştir.

Fransızların yardım teklifini reddetmesi de herhalde, daha önce Fransa elçiliğinden Napolyon Bonapart ile anlaşma yapamadan dönmesi ve bu nedenle de Fransa’ya karşı olumsuz hisler beslemesi etkili olmuştur.

Sakızın iki bin Rum tarafından kuşatması yirmi günden fazla sürmüş, yardıma gelen Türk donanması ve kale halkının gayretiyle düşman bozguna uğratılıp geri çekilmeye mecbur edilmiş ve adanın Rum köyleri de talan edilmiştir. 1822’de bu ada sakilerine karşı tenkil yani meşru dairede cezalandırma yapılmıştır.  Ancak bu Avrupada katliam şeklinde gösterilmiştir. Vahit Paşa Kapyan-ı Derya Nasuhzade Ali Paşa’dan birkaç gemi isteyerek İspara adasına da hücum etmeyi düşünmüşse de Ali Paşanın buna razı olmamasıyla araları açılmış ve her ikisi de birbirini İstanbul’a şikayet etmişlerdir. Sonuç olarak Vahit Paşa sağlık durumunu ileri sürerek istifa etmiştir. Yerine Sakızda ikamete memur bulunan Abdi Paşa muhafız tayin edilmiştir.

Ali Paşa’nın orada ölümü üzerine yerine vekaletten Vahit paşa getirilmiş ve Temmuz 1822 tarihinde Anadolu yakasına geçip Urla kasabasında ikamet etmiştir. Burada iken kendisi için İstanbul’dan uygun bir hizmet istemiş, cevapta ise; “Açık bir mansıp yoktur, muhafaza edilecek hâli bir mahalde kalmadı, ne yapalım.” denilmiştir. Ali Paşa ile olan macerası ve onunla yardımlaşmaması sebebiyle vezirlikten tekrar alınıp, Alaiye’ye sürülüp, ardından Karahisar-ı Sahipte (Afyon) ikamete mecbur edilmiştir.

1824 senesinde ikinci defa  Sadrazam olan Galip Mehmet Paşa, Vahit Paşa’yı takdir ve kemaline hürmet edip, vezirliği tekrar verilip kendisi Halep valisi yapılmıştır. İki sene kadar Halep’te kalan Vahit Paşa tembellik ile suçlanıp vezirliği üçüncü defa alımmış ve yerine Sirozi Yusuf Paşa getirilmiştir.  1826/1827 senesinde önce Konya’ya arkasındanda Bursa’ya sürülmüştür. 1827 senesinde  tekrar affedilerek Çanakkale civarında eski İstanbul muhafızı olmuştur.

1828’de Abdurrahim Paşanın yerine Bosna Valisi olmuş ise de  göreve başlayamadan      14 Ağustos 1828 tarihide vefat etmiştir. Yerine Moralı Ali Namık Paşa Bosna valisi olmuştur. Vahit Paşanın kabri  Çanakkale’nin Ezine ilçesine bağlı bir bucak merkezi olan Geyikli köyündedir.

1.  YAZILI ESERLERİ:
Mehmet Emin Vahit Paşa devlet adamlığının yanı sıra öneli eserler vermiş bir yazardır da. Paşanın eserleri şunlardır:

a- Sefaretnamesi : 1806 tarihinde vazifeli olarak Fransız İmparatoru olarak Napolyon Bonapart’ın yanına gönderilen Vahit Paşa tarafından kaleme alınmış olup yazarın Lehistan’a ve Paris’e gidiş ve dönüşünü anlatan bir eseridir. Vahit Paşa bu eserinde; Napolyon ile buluşmak üzere Lehistan’a yaptığı seyahati, burada Fransa İmparatoruyla görüşmesini, sonra Viyana üzerinden Paris’e gidişini ve Paris’te kalışını ve nihayet barış görüşmeleri için Paris Büyükelçisi Muhib Efendinin memur edilmesi üzerine yurda dönüşünü anlatmaktadır. Bu eserlerde kuvvetli görüşlere ve ilginç siyasi fikirlere rastlanmaktadır. Eser kitaplığında 1028 no’lu cilt içindedir.

Bu eserin basma, yazma ve neşredilmiş nüshaları bulunmaktadır.

Basmaları: Kitap Halinde üç defa basılmıştır.

a-             Sefaretname-i Seyyid Mehmet Emin Efendi, Paris 1843

b-            Sefaretname-i Seyyid Mehmet Emin Efendi, İstanbul 1283

c-             Fransa Sefaretnamesi (temsil-i sanî), İstanbul 1304

Yazmaları:

a-             Ankara Türk Tarih Kurumu yazmaları, No. Y 53

b-            İstanbul, Süleymaniye Esat Efendi, No. 2277

c-             İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Yıldız basmaları, No. 343

d-            İstanbul Şehir Kütüphanesi, Cevdet bey Yazmaları. No. K 38, K 55/1, 409

e-             İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi, Hazine, No. 1437

f-              İstanbul Fatih Millet Kütüphanesi, No. 338

g-             İstanbul Veliyyüddin Efendi Kütüphanesi, Cevdet Paşa kitapları. No. 82

Neşriyat:

Selahattin Güngör, III. Selim’in sefiri Napolyon’u görmeye nasıl gitti, Cumhuriyet Gazetesi, 16-17 Temmuz 1941.

b- Minhaç’ür-remat: Bu eser ok talimine dairdir. Esrede kendisinin ok  atmakta üstadı Neşet isminde biri olduğu yazılıdır. Eseri yedi bâba taksim edilmiş olup, beşinci bâbı İstanbul ok meydanında mer’î ( hükmü geçen, makbul sayılan) olan kemankeşlerin ayin ve erkanına dair olup, altıncı bâbı ise ok atmak kuralları hakkındadır. Yedinci bâbda ise ok meydanında ki menzilleri tarif etmektedir. 69 varaktan ibaret olan eserin kendi el yazmasıyla olan nüshası kütüphanesinde 1020 numarada kayıtlıdır.

c- Mirkat’ül- Münacaat: Esma-i Hüsna kasidesi şerhi. Bu kasidenin aslı Şeyh Nureddin Dimyatî’nin olup Vahit Paşa bu kasideyi Türkçe şerh etmiştir. Bunu İstanköy sürgününde kaleme almıştır. Ayrıca bu esere o tarihlerde Aydın Güzel Hisarında sürgün olan Anadolu Kadıaskeri Seyit Münib Efendi bir takriz yani, eseri beğendiğine dair bir yazı yazmıştır. 97 büyük yapraktan ibaret olan eserin kendi el yazma nüshası kütüphanesin de 711 no’lu kayıttadır.

d- Tarih-i Vak’a-i Cezire-i Sakız: Sakız muhafazasında bulunurken Rum asileriyle yapılan kara ve deniz savaşlarını yazmıştır. Bu eseri Hicri 1290 tarihinde matbu olarak basılmıştır. Eser aynı zamanda yukarıda bahsedildiği gibi Kaptan-ı Derya Ali Paşa ile yardımlaşmamasını örtmek için yazılmıştır. 38 yaprak olarak kendi el yazma eseri kütüphanesinin 1290 kayıtlı kitabıdır.

e- İngilizlerle anlaşmasına dair takrir tarzında yani, sözlü olarak yazılmış risalesi vardır. 28 yapraktan ibaret olan bu risale kütüphanesinde 1028 no’lu cilt içindedir.

Ayrıca Avrupa devletlerinin tarih ve coğrafyalarından bahseden “Avrupa Devletlerini Natık Hulasa” ismiyle münferit olmayan bir eseri daha olup 1028 nolu cilt içinde kayıtlıdır. Gerek  rik’a, gerek  talik yazıları güzel ve işlek olan Vahit paşa, şairliğiyle de bilinip eserlerinde çeşitli divan edebiyatı tarzında şiirler yazmıştır. Aşağıdaki beyitler Vahit Paşanındır.

2.  DİĞER ESERLERİ:

Kütahya Vahit Paşa Kütüphanesi: Vahit Paşa, yukarıda da anlatıldığı gibi reis’ül-küttablık görevinden azledildikten sonra Kütahya’da ikamete mecbur edilmiş ve 1809-1811 tarihleri arasında iki seneye yakın Kütahya’da kalmıştır. Bu zaman zarfında Kütahya’da bir kütüphane kurmuştur.

Kütüphanenin ilk kuruluş yeri, Kütahya Ulu Camiinin son cemaat yerinin sol tarafında yer alan küçük bir oda idi.(Bkz. Ekler Resim:1-2) Kütüphaneyi Kütahya’nın yüksek alimlerinden Ağarı köyünden Abdulbaki Fikri Efendi hürmetine kurmuş ve kütüphanenin hafız-ı kütüplüğüne yani kütüphane memurluğuna da  Abdulbaki Fikri Efendi ile Mehmet Efendiyi getirmiştir. İlk kurulduğundaki kitap katalogundan (no: 1619), demirbaşa kayıtlı, el yazması 900 kitabın olduğu anlaşılmaktadır. Kitap sayısı kısa sürede artmış, 1200 cilt kitaba ulaşan basma ve yazmaların sayısı, Molla bey ve Mevlevihane kitaplarının da katılmasıyla daha da artmıştır. Ayrıca Vahit Paşa Kütahya’dan ayrıldıktan sonra da bulunduğu yarlerde kütüphanesini unutmamış ve pek çok kitap göndermiştir. Şer’i mahkeme sicillerinden Halep ve İstanbul’dan gönderilen kitapların isimleri bulunmaktadır.

Oldukça kıymetli kitapların bulunduğu bu kütüphanenin çalışmasını ve devamını arzulayan Vahit Paşa kütüphanesi içinde iki vakfiye (no:1230)  hazırlamıştır. Birinci vakfiyede şunlar yazılıdır:

...Bundan akdem hasbettakdir bir müddet ikamete memur olduğum Anadolu’da vaki Kütahya kasabası mukarrırı tullab ve me’vay-ı ulemayı zevil-erbab idüğü meşhudu basıra-i yakinim ve cümlesi fıkdan-ı hakikatbinin olduğuna binaen bedel-i mezkurede bir kütüphane inşasına niyyet-i halisa olunmuştu...

Kütüphanenin ilk kurulduğu yer olan Ulu Camiindeki odanın üzerinde halen mevcut olan  talik hatla yazılan kitabesinde ise şunlar yazılıdır:

Kamus u ilm-i irfan sabık reis-i zişan

Yani Vahid-i devran allame-i zaman

Misbah-ı din ve devlet mişkat-ı bezm-i re’fet

Dav’ı sirac himmet-i bi fazıll-ı yegane
Muhtar-ı âkilanın, bani-i fazılanın

Mirsad-ı vasılanın her tavr-ı âkılane

Kıldı o zat vâlâ dâr’ül- kitab inşa

Koydu fünün-u şita lutf etti talebane

Tahrir olundu aynı nazm’ül- le’l tarih

Cud Vahid Efendi yaptı kitaphane

                                  1227 H. (1812 M.)             

1812 tarihinden itibaren halkın hizmetine açılan kütüphane, 1932 yılına kadar Ulu Camiinde faaliyetine devam etmiştir. Vahit Paşa’nın kütüphanesi, 1932 tarihinden sonra Vali Nusret Bey’in gayretiyle bu camiin bitişiğindeki, Germiyan Beyi II. Yakup Bey tarafından yaptırılan, Gök Şadırvan da denilen, imaret binasına nakledilmiştir.

Ancak bir süre sonra bu binada artan kitap ve okuyucu sayısına kafi gelmemesi ile tarihi binanın rutubetli olması, yapılan onarımların ve ısıtmanın yetersizliği gibi sebeplerle kitapların bir kısmı 1981 yılında Fuat Paşa caddesindeki Eski Hükümet binasının yanındaki binanın 4. katına taşınmıştır.

Buradan da 1983 yılında şimdi Öğretmen evi olarak hizmet veren binaya ve son olarak da Şubat 2001 tarihinde Eski Defterdarlık binasının son katına taşınmıştır. Kütüphane halen “Vahit Paşa İl Halk Kütüphanesi” ismiyle açık raf usulü burada hizmet vermektedir.

Vahit paşanın temelini attığı bu kütüphane Türkiye’nin sayılı yazma eser kütüphanelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kütüphanede ki eserlerin tasnifi ise şu şekildedir:

 

-Mehmet Mustafa Kalyon 1931 yılında Kütahya’da doğdu. İlk ve orta tahsilini kütahya’da tamamladı. Babasının başka evladı olmadığı için tahsilinin devamına izin vermedi. Özel olarak Zade oğlu Halit Büyüköğüt Hocadan Osmanlıca, Hüsn-ü hat, malumat-ı diniye ve tecvid üzere Kuran-ı Kerim okuma dersleri alırken 1950 de Ressam – Neyzen Ahmet Yakupoğlu’ndan ney dersleri aldı. 1951 -53 yıllarında vatani görevini yaparken Halil Can ve Selami Bertağ’dan Türk Musiki ve ney dersleri alarak musiki çalışmalarına devam etti. Daha sonra musiki topluluklarında kudümzen olarak yönetmenlik yaptı. 1958 de Abdulbaki Gölpınarlı’nın konuşmacı olarak iştirak ettiği 17 Aralık Hz. Mevlanayı anama ihtifalinde- Konya gibi- kıyafetleri ile sema ayini şerifi icra etti. Siyasi hayatı 1954 den 63’e kadar Millet Partisinde ve 1963-77 arasında da Adalet partisinde sürdü. Aynı zamanda Kütahya Belediye başkanı merhum Abdurrahman Kara ile Almanya’ya giderek Kütahya porselen fabrikasının kuruluş çalışmalarına katıldı. 1994 senesine kadar ticari hayatını sürdüren M. Kalyon bundan sonra çalışmalarını kültürel faaliyetler üzerine teksif etti. Dünyaca meşhur hattat Hüseyin Kutlu Hoca’dan sülüs hat meşk etti. 1998 de Cumhuriyet’in 75.yılı dolayısıyla Milli eğitim Müdürlüğünce bastırılan “Cumhuriyet önceai ve sonrası eğitim” kitabında cumhuriyet öncesi eğitimle ilgili bölümde araştırmalarını yayınlama fırsatı buldu.1999 Osmanlı Devletinin 700. yılı dolayısıyla hazırladığı “Kütahya’da Selçuklu, germiyan ve Osmanlı Eserleri” isimli kaynak kitabı Kütahya Belediyesi tarafından bastırıldı. Halen Kütahya’da su medeniyeti ile ilgili bir eseri baskıya hazırlanıyor. Ayrıca Kütahya’da yetişen büyük zatlarla ilgili bir çalışması da devam etmektedir.

 

Mustafa Yeşil: Kütahya’ya kültür hazinesini bağışlayan Mustafa Yeşil’in hayat hikâyesi kendi ağzından; 1905 yılında Kütahya’da doğdum. Kütahya Sanat Enstitünde okudum. Konya Muallim mektebinde imtihan vererek ilkokul öğretmeni oldum. Daha sonra muhtelif yerlerde öğretmenlik yaptım. 1946’da Kütahya Vahitpaşa Kütüphanesi Müdürü olarak, 1957 yılına kadar çalıştım. 1957 de evimi İstanbul’a naklettim. Önce Süleymaniye daha sonra Beyazıt Genel Kitaplığında tasnif işinde çalıştım.  1969 da emekli oldum. Emekli olduktan sonra İstanbul Başbakanlık arşivinde Kütahya ile ilgili vesikaları derledim. 1974 de Topkapı Sarayı arşivinde çalıştım. 1978 de rahatsızlığım dolayısıyla arşivden ayrıldım. Çalışmalarıma bugüne dek kendi çapımda devam ettim. Kütahya’nın tarih coğrafya ve folkloru hakkında araştırmalarım bazı basılı kitaplarım ve gazetelerde makalelerim vardır. Kütaphaneyi kurma çalışmalarım (Sultaniye) sınıflarında başladı. 60 ytıl hayli uzun bir mazisi vardır diye anlatmaktadır.

 

Nasır Abdulbaki Dede: III. Selim tarafından görevlendirilerek musikide, Tetkik ve Tahkik adlı bir risale hazırlamış III. Selim’in bestelerini notaya almış ve yayınlamıştır. Acembuselik, İsfehan, Şevkitarap ayinleri ünlüdür. Menakıbı Arif’in Tercümesi, Şerhi Şahidi öteki eserleridir. 1820’de ölmüş neyzenbaşılığını ve şeyhliğini yaptığı Yenikapı Mevlevihanesi bitişiğine gömülmüştür.

 

Nutki Dede: (1762 - 1804) Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhlerinden Kütahyalı Ebu Bekir Dede Efen-di`nin büyük oğlu olan Ali Nutkî Dede, 27 Temmuz 1762 (Hicrî: 1176 yıl Muharreminim 5. günü) tarihinde İstanbul’da mevlevîhane civarındaki evlerinde doğmuştur. Dedesi Halveti şeyhlerinden Ahmed Efendi`dir, Ali Nutkî Dede`nin diğer kardeşleri Nasır Dede ve Künhî Dede`dir. Annesi Saîde Hanım, Kutb-ı Nayî Şeyh Osman Dede`nin kızıdır. On dört yaşında iken babası ölünce Mevlevihane`nin şeyhliğine tayin olunmuştur. (Miladi: 1775 - Hicrî 1189) Dinî musikimize ait bilgilerinin tam ve kuvvetli olduğunda şüphe bulunmayan Ali Nutkî Dede`nin kendi el yazması ile meydana getirdiği ve (Defter-i Dervîşan) adım taşıyan mecmuada şeyhliği sırasında kendisine ve dergâha kapılanan (can) lara ait kayıtlar bulunmaktadır. Buradaki isimler arasında Türk musikisinin en kudretli bestekarlanndan Hammamîzade İsmail Dede Efendi`nin ve Türk Divan edebiyatının büyük şairi Şeyh Galib`in isimlerine rastlanılmaktadır. Nutkî mahlasıyla bazı şiirler yazmış olan Ali Nutkî Dede`ye babası tarafın-dan (Memiş) mahlasının verilmiş olduğu ve bu mahlas ile de bazı şiirler yazdığı Mehmed Ziya`nın Yenikapı Mevlevîhanesi adlı eserinde kayıtlıdır.  Dinî Türk musikisinin Mevlevî musikisine ait bölümünün en güzel örnek-lerinden olan Şevkııtarab Ayîn-i Şerîf için çeşitli söylentiler vardır, şöyle ki: Bu eseri Ali Nutkî Dede`nin bestelediği ve dervişi ve öğrencisi olan İsmail Dede Efendi`ye hediye ettiği söylenir. Ali Nutkî Dede`nin iyi bir hattat olduğu, kopya ettiği bir Dîvan-ı Neşati`den anlaşılmaktadır. Bu eser Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa yazmaları 942`de bulunmaktadır.

 

Oktay Aslanapa: 1914’de doğmuş, sanat tarihçidir. Edebiyat, tarih, felsefeve coğrafya okumuş, uzmanlık eğitimini Viyana’da almıştır. Edirne’de Osmanlı Devri Abideleri, Karaman Devri Sanatı, Türk Sanatı, Çini ve Minyatür Sanatı, Türk Tarihi, Kırım ve Azerbaycan Türk Eserleri, Anadolu’da Türk Çini ve Keramik Sanatı başlıca eserleridir.

 

Pesendi (Hacı Ali Dede): (1813-1913) Ünlü halk ozanı Arif’in yetiştirmesidir. 25 yıl birlikte saz çalıp, yazıp okumuşlardır. Pesendi hattat, mutaf ve çiftçi olarak tanınan bir şairdir. Deyişleri, destan ve şiirleri çok sevilmekte bugün de söylenmektedir.

            “Aşık sen aşıklık davası etme,

            Sabret ne gelirse acizlik etme.”

 

Pir Ahmet Efendi: (Ö. 1570) Kalburcu Şeyhi, Çavdar Baba adlarıyla bilinen Pir Ahmet Beşiri; nasihat, sohbet ve ikramlarıyla ünlüdür. Çiftçilikle uğraşmış, nasihat ettiği gibi çalışmış ve yaşamıştır. Burhan-ı El-hanfi Hükmetteganni Ved-devran adlı Türkçe mufassal bir eseri vardır.

 
Rüstem Paşa: 1500’de Bosna’da doğdu.Saraya, acemi oğlanlar ocağından yetişerek giren Rüstem Paşa, 1538 yılında merkezi Kütahya olan Anadolu Beylerbeyliğine getirildi.Görev için kaldığı iki sene içinde  Kütahya’da çini ile ilgilenip kendi adını taşıyan medrese yakınında bir çini atölyesi kurdurdu. Ancak Kütahya’da bu çini imalathanesi tespit edilememiştir.


Şeyhi (Hekim Yusuf Sinan): 14. yüzyılın sonları ile 15. yüzyılın başlarında yaşamış II. Yakup döneminde Germiyan sarayında bulunmuştur. Germiyan beyi Sülemanşah eğitimini üstlenmiş İran’a göndermiştir. İran’dan göz hekimi olarak dönmüş, Germiyan Beyi II. Yakup, Osmanlı padişahları Çelebi Mehmet ve II. Murat’ın özel hekimi olmuştur. Şeyhi, iyi bir hekim olduğu kadar da usta bir şairdir. Divan edebiyatımızın ilk hiciv örneklerinden Harnamesi çok zarif ve ünlüdür. Divanı Şeyhi, Dürr’ul-akaid, Tıbbi Risalesi, Habname, Hüsrevi Şirin öteki eserleridir. Divanı 1438 tarihini taşımaktadır.Mezarı merkeze bağlı Dumlupınar köyündedir.

 

Şeyhi İlahi: Simav’da doğmuş, asıl adı Abdullah’tır. Buhara’ya kadar gitmiş gezgin, bilgin ve verimli bir şairdir. Esrarname, Zad’ül-müstakin, Meslek’üt-talibin Vel ağabeydin, Füsul’ul-vüsul, Manzume-i Miraciye, Necat’ül-ervah, Risale-i Şeyh İlahi adı eserleri basılmıştır. Türkçe bir şiirinden:

            “Beni kurtar ilahi benliğimden,

            Gönle, cane doldur senliğinden.

Dünya sevmeklik, hatalar başı

Anı sevmekse, her kişinin işi.”

 

Tahir Konakçı: 1978 yılında Kütahya’da doğdu. Seyyar çömlekçilik yapan babası Yunus Konakçı küçük yaşta iken ölünce annesi çömlekçi Seydi Akar ile evlenmiş. Çok küçük yaşlardan itibaren çamurdan yapılan çanak çömlek testi, göveç, saksı ibrik, su künkü, baca künkü gibi topraktan mamul kullanım eşyaları arasında bunlarla haşir neşir olmuş. Bu tür malzemenin bir kısmını imal ediyorlar, bir kısmını satın alıyorlardı. Köylere kasabalara götürüp satıyorlar. İlk mektepten sonra Halil ustanın ardından Kadir Atlım yanında çalışmıştır.  Testici Tahir olarak ünlenmiştir.

 

Vasıf Öngören: (1938-) Oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni. Kütahya Lisesi’ni bitirmiş, Almanya’da epik tiyatro eğitimi almıştır. Göç ilk oyunudur. “ Asiye Nasıl Kurtulur?” oyunuyla tanınan Öngören’in; Zengin Mutfağı, Almanya Defteri, Oyun Nasıl Oynanmalı? Epik tiyatro anlayışıyla yazıp sergilediği oyunlarıdır.


=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=